İzleyiciler

12 Ağustos 2012 Pazar

Badem mutfakta!

 İnanılır şey değil a dostlar, vallahi de billahi de oldu. İş başa düşünce girelim bakalım dedim şu mutfağa. İnsanın merakının olması güzel şey tabi de üşengeçlik ve haftanın yorgunluğu sağolsunlar güçlerini birleştirince çok acayip bir dayanışma ortaya çıkıyor genelde, e haliyle bizim Badem nakavt.

 Neyse dedim ki pamuk eller tasa tencereye ama herşeyden önce markete. Yaptım oldu, bir demet maydanoz, bir demet dereotu, bir paket erişte, bir dal sarımsak falan filan derken kaptığım gibi torbaları geldim eve. Arda'nın Mutfağında Ramazan tarifleri var şu sıra biraz onu biraz Refika'yı karıştırdım. Semizotu salatasına karar verdim enfes bir tarif vermişti Arda. Refika'nın tariflerine de baka baka içim eridi ama sentez yapmayayım dedim, bir sonraki ziyafete erteledim onunkileri. Ha bir de geçenlerde Bodrum'da Zafer Olcay'ın Bitez'deki restoranı Çilingir Sofrası'na gittiğimde tattığım leziz 'Semizotu salatası'ndaydı aklım. Hayatımda böyle güzel bir semizotu salatası yiyeceğim aklıma gelmezdi, neden mi? E kuru üzüm&ceviz&sarımsak ve semizotu salatası yemezden önce damak tadıma uyar diye düşünemezdim de ondan. Bugün Arda'nın Mutfağında da farklı bir tarif görünce harmanlamadan edemedim. Yemeyip yanında yatmadım tabi ki bir güzel iştahımı açtım. Arda'nın tarifinde bir kaç küçük değişiklik yaptım;


1 demet semizotu
1 kase yoğurt
1 diş sarımsak
Tuz-karabiber
1 yemek kaşığı zeytinyağı
2 büyük domates
1/2 bardak kuru üzüm
1/2 bardak ezilmiş ceviz
1 yemek kaşığı sirke
1 tatlı kaşığı toz şeker
Pulbiber
  
Semizotunu ayıklayıp yıkayın ve süzün.Sarımsağı tuzla ezin.
Bir kapta yogurt,sarımsak ve semizotunu karıştırın.
Bir tavada zeytinyağını kızdırın.Küçük küpler halinde doğradığınız domatesleri koyup biraz öldürün.Sirkeyi ve toz şekeri ilave edin. Yarım bardak kuru üzüm ve aynı miktarda da ezilmiş ceviz ilave edin. Tuz ve karabiberle tatlandırın ve ateşten alın. Semizotlarının üzerine dökün, dilerseniz tüm malzemeleri karıştırabilirsiniz de. En üste bir miktar pulbiber de ekleyebilirsiniz.

 Bir de hızımı alamayıp yine Arda'dan 'Cevizli Peynirli Erişte' yaptım ama bu sefer kendimden bir katkıda bulunmadım. Nassı bişee oluyor bu yauu ne var içinde aratma bizi diyenleri yormuyor anında tarifi ekliyorum.

2 avuç iri kıyılmış ceviz
1 paket köy erişte
1/2 su bardağı kuru üzüm
3 çorba kaşığı zeytinyağı
100 gram  tulum peyniri
1/2 demet maydanoz
1/2 demet dereotu
2 diş sarımsak
Tuz, karabiber
1 yemek kaşığı tereyağ

Tencerede suyu kaynatın.
Erişteleri atmadan önce zeytinyağını ve tuzunu ekleyin. Erişteleri kaynar suya atın ve 8-10 dakika kaynatın.Pişmesine yakın kuru üzümü ekleyin. Maydanoz ve dere otunu ince ince kıyın, peyniri küçük parçalara bölün, ceviz ve sarımsağı havanda  dövün.Bütün malzemeyi karıştırın.
Erişteler piştikten sonra,suyundan biraz ayırın ve üzümlerle beraber süzün.Aynı tencereye zeytinyağıyla  tekrar alın. Harcı erişte ve üzümlere ekleyerek karıştırın.
Erişte suyundan ekleyerek 2-3 dakika daha pişirin ve ocaktan alın.
Tereyağını iyice kızdırın,üzerine dökün , sıcak sıcak servis yapın.


 O değil de şu kuru üzümlü cevizli pulbiberli Semiz'i bi deneyin valla pişman olursanız gelin bana benim sorumlusu tamam! :) 

P.S.: Tamam itiraf ediyorum, Julie&Julia'daki Julie'ye özendim her gün yemek yapamam o kadar ama bakalım bi deneyelim diyorum hep gurman hep gurman nereye kadar di mi ama?

Badem


28 Aralık 2010 Salı

Bugünü de yakayım, yarın tüm seneyi kurtarırım...

Vay be! Son 3 günü işte koskoca 2010 yılının, yani neresinden başlasam şimdi anlatmaya? Hangi günleri anmaya çabalasam ve sıralasam bir bir hakikaten bilmiyorum. Bugün hele bu gece sanki koskoca 362 günün ağırlığı üstümde gibi, kolumu kanadımı kaldıracak halim yok. Boynumda bir tutulmuşluk havasıdır gidiyor hem de, niye ki? Hem yeni yıla böyle girilir mi?


Diyoruz ya yeni yıl, yeni heyecan, yeni kararlar, yeni insanlar, yeni fırsatlar, yeni iş, yeni başarılar, yeni bir insan...yenilikçilik tutturmuşluğu işte ne olsun. Sanki 31 Aralık sonu ile 1 Ocak sonu arasında geçen 1 günde her şey sihirli değnekle yenilenmiş gibi, öyle derin, öyle oksijeni bol bir nefes alıyoruz ki geçen koca 1 seneden eser kalmamışcasına, taze adımlarımızı gürül gürül atmaya tarifsiz bir cesaretle başlıyoruz. Herkese olur mu böylesi? Bilmem, belki de bana öyle geliyor.


3 senedir, sene sonu gelmeden alıyorum kağıdı kalemi elime ve başlıyorum yazmaya hedef ve hayallerimi ki zaten onlar birbirlerini besliyorlar. Yıl sonu geldiğinde de gelecek yıla dair olanları kaleme almadan başlıyorum okumaya bir önceki yıl döktürdüklerimi kağıda... Alçaktan süzülmüyorum, bildiğin uçuyorum. :) Bu sene de yaptım ve geçen yıl yazdıklarımı okudum heyecanla, ne enteresandır ki unutmuşum yazdıklarımın çoğunu farkedince tuhaf hissettim kendimi, bunları ben mi yazdım ne zaman yazdım ne iyi yazdım ne saçma yazdım diye küçük eleştiriler bile konduruyorum kendime. Merak eden varsa söyleyeyim, her sene başka başka hayal ve hedeflerle dolduruyorum beyaz sayfamı. Bu yıl sanki yazdıklarımın arasından bazılarını seçmişim de gerçekleştirebilmişim gibi bir sonuç çıkardım. Çok hoşuma gitmedi vardığım bu sonuç, yani hani insan ne istediğini bilmeliydi? Hani yazmalıydı, söylemeliydi özgürce? İşte bazen şans yüzüne tatlı tatlı gülümsüyor bazen de neye benzediği bilinmez garip kahkahalar atıyor. Olsun! Ben 2011' den çok çok umutluyum.


Söyledim ona, senden dedim, her bir ayından ayrı ayrı çok istediğim şey var... Hızıma yetişebilecek misin? Bilmiyorum, işin zor :) Henüz sözde kaldı içimden dışa vurduğum düşünceler, ama sen sen ol hep kağıdı kalemi eline al YAZ, doya doya. Söz uçar, yazı kalır dedikleri vardır ya, çok doğru. Belki içinden geçenleri yazılı görmek daha da inançlı kılar seni hayal/hedeflerinin istediğin gibi bir sonuca ulaşacağına dair...


Deli divane işim var tamamlanacak yıl bitti onlar bitmiyor. :) Ama aklımdan geçenleri yazmasaydım da olmayacaktı YAZdım, dedim bugünü de yakayım; yarın tüm seneyi kurtarırım!:D

3 Ekim 2010 Pazar

Bir çılgınlık yaparım, aklın şaşar!




Tövbe tövbe estağfurullah... Bi de konuşsa gülerim ha ha!... Sıla ve Ozan Doğulu'nun diyoloğunda kaybolmuşken bir an duraksadım. Gidip saçlarımı mı kestirsem kısacık? Çeksem stilettolarımı ayağıma, en trendy skinny jeanlerimi giyip, bol t-shirtümle uydurup, takıştırsam takılarımı ve atsam şöyle bir havamı sokaklarda, yarı güneşli, yarı bulutlu, dahası soğuk havada... Niye takıldım ki şimdi durduk yere böylesi süs püs merakına? Yok canım, canım manım sıkkın falan değil, hiç de değil!

Filmekimi 10' a istediğim hiç bir filme (Mutluyum Devam Et, NY I Love You, Somewhere , Gümmm) bilet bulamamışken -ki sadece satışların 2. günündeyiz- , kombine bilet alıp eski Galata Köprüsünde gerçekleşen IDW' ye bile gidememişken, maillerin içinde boğulup maillere cevap bile veremezken daha ne olması beklenirdi ki? Filmekimine bilet alayım bir an önce diye biletix.com a girmemle çıkmam bir oldu hangi filme baksam Tükendi uyarısı ile karşılaşınca attı tabi tepem, genelde böyle durumlarda ek seanslar koyarlardı dur şu iksv.org/filmekimi ne bakayım dedim, demez olaydım manzara;  
( http://www.iksv.org/filmekimi_2010/  ) vahim...Gidilmez 24:00 seanslarına yani gidilir de dönülmez eve, zor.

Tabi geldi çıldırma Ekimi... Oysa ki ne de güzeldi herşey 2-3 saat öncesine kadar, neden mi?

Geçen haftasonu Pazar dostlarla yapılan bir Hisar kahvaltısında keşfettim Lokma'yı ne şeker, ne leziz bir mekandır orası. İnsanın içine buz gibi havalarda bile yaz sıcaklığını taşım taşım doldurası geliyor vallahi. Aklımda uzun zamandır olup da yapılacaklar listesinden bir türlü silemediğim kahvaltıyı sonunda Rumelihisarında tamamladım. Candan, halden anlayan, değer bilen, karşılıksız seven dostlarla... Demem o ki arkadaşlarla geçirilen her dakika ayrı kıymetli, değer kadir kıymet bilmeyi unutmamalı.

Boğaz ağrısına bu Pazartesi itibariyle yenik düştüm, içtim Adaçayı’nı, limonlusunu, Ekinezyalı’yı ve Ayvalı Ihlamur’u, her türlü derde deva bitki çayını tükettim denedim evet ilk gününde çok kuvvetli acıyı sökmüyor ama hafifletmeye yardımcı, onlarsız olmuyor, tedavi ediyor hissiyatı yeter! J O akşam Duygu’nun doğum günü ve Özge’nin vedası münasebetiyle attım kendimi ateşli ateşli yollara, iyi ki gitmişim onlarla Ara Cafe’de 2 çift laf etmeden dönseydim eve daha da hasta olurdum. Hem Duygu’nun tavsiyesi Hint Çayı’ydı içtim ki, zencefilli sütlü pek hoş içimli bir hasta içeceği tercihi oldu bana, ŞTO tabi...

Cuma akşamı da yine dostlarla birlikte yapılması gereken keyifli aktivitelerden birindeydim, Bowling Turnuvasına katıldım Korukent Cosmic Bowling’te, diyebilirim ki kelimenin tam anlamıyla hayatımda ilk defa bu kadar düşük bir skor yaparak rezil oldum, sondan birinci olmak ne demekti o an hatırladım: Skor: 35... O gün karar aldım, acilen bowling antrenmanlarına başlanmalı ve daha sık bu spora zaman ayrılmalı :) Yıllar önce Fenerbahçe’de Piramit’te başlamıştım bowling oynamaya, orası kapandığından beri de arada bir Kadıköy’de arada bir de Profilo’da oynuyorum en fazla işte. Fark ettim ki neredeyse 1 yıl olmuş elime bowling topu geçmemiş, ne strike ne spare yapmışım, lanelerin yolunu unutmuşum, akıllandım.

Ha bir de TomTom Sokağa açıldığından beri defalarca önünden geçmiş olmama rağmen ilk defa geçen akşam uğradım. Asmalımescit çocuğu oldum son zamanlarda, oralardan çıkmıyorum pek de o akşam işte Aslı’nın vedasında İndigo'da tartışmaya çok açık bir Mojito çeşidini deneyerek geceye devam ettim, öncelikli tercihim "We" nin menüsündeki Sıcak Çikolataydı, hastalıktan sebep içki içmeyeyim dedim, baktım, malesef bu saatte  SÇ servisi yapamıyoruz denince, dayanamadım vurdum kendimi Mojito'ya... Hem de Melon&Cucumber ikilisinin yeşillendirdiği bir çeşidiyle:) Açık konuşuyorum ki n-olmamış, Karpuzlu ve Satsumalı'da da aklım kalmadı değil hani?!

Bu haftasonu da aylardır gitmek isteyip de gidemediğim Moda'nın sufleleri efsane mekanı Suffle'de aldım soluğu... Moda'da Dondurmacı Ali Usta'yı bilmeyen yoktur sanırım, Ali Usta'yı alıyoruz sağımıza ve sağa doğru kıvrılan yoldan devam ediyoruz yürümeye, bir bakıyoruz ki sağımızda küçük, sevimli ve sıcak havasıyla Suffle Cafe :) İlk gidişimde Frambuazlı çikolatalısından yemiş, yanında parmaklarımı da götürmeden edememiştim, dün de aynı heyecan ve merakla Tarçınlı kahveli sufleyi indirdim afiyetle mideye, tabi ki Şiddetle Tavsiye Olunur! (ŞTO) Uğramadan Moda'dan ayrılmayın derim...

Geldik bugüne, kavun içi renkli Essie ojelerimi sürdüm, siyah tüllü yarım eldivenlerimi taktım, oturdum evimde düşündüm ne yapsam diye :) çokça müzik dinledim şu an olduğu gibi (şu an Murat Dalkılıç dinliyorum Kıyamadım İkimize çalıyor akustik şarkıları sevmekten asla vazgeçmicem!) Powerturk’ü hiç bu kadar uzun süreli açık bırakmamıştım ve evet yeni şarkılar keşfettim aslında Hande Yener'den Uzaylı o kadar da kötü değilmiş ve Yonca Lodi'den Düştüysek Kalkarız da ayrı güzel dinleniyor, klibi de izlemek lazım...
Müzik saygıdır değil mi? Mor ve Ötesinden Araf'ı bugün 10. dinleyişim ancak yok bıkamadım... dinlenilsin bolcasından, bir acıtıyor, bir akıllandırıyor!

Digiturk’te yayınlanan Project Runway tarzı bir yarışma bizim ülkemizde yapılmış mıydı, yok yapılmadı sanırım, bence o kesinlikle uyarlanmalı Türkiye'ye, gerçekten yetenek gerektiriyor ve çok yaratıcı insanlar yetişebilir ve onlara tarifsiz imkanlar sağlanıp, yeni kapılar açılabilir. Ne Dice Kayek’ler, Atıl Kutoğlu’lar, Bahar Korçan’lar büyüyordur da haberimiz yoktur. Tabi bizde koordine edici Heidi Klum kadar güzel bayan bulunur mu bilemem ama düşünmek lazım. Belki Ebru Akel, belki Şebnem Dönmez?

So You Think You Can Dance dediğimiz Amerika'nın harikalar yaratan ve çıkartan dans yarışmasının 7. sezona başladığını yeni öğrendim. 6 sezon boyunca yapılan programlardan 15 en iyi kareografi çıkartılmış, bugün denk geldim, tüm dansçılar çok başarılı tekrar tekrar izlenmeli... Şimdi yarışmacılardan Courtney&Mark ın en iyi 15’te 10. Geldiği videoyu linkliyorum.
Diğer 14 dans performansı da şu linkte belirtiliyor, ilgililerine J

Şimdiyse günümün en güzel anındayım, çikolata soslu kakaolu düğme kurabiyelerimi yiyor, Doğadan Altınyaprak çayımı yudumluyorum. Yok böyle bir keyif, geçti gitti tüm o çılgınlık fikri bişi bişisi...

Bir nefes alıp kendime gelmiş olabilirim, Sonbahar yapma etme bana böyle L

14 Eylül 2010 Salı

Bir Kimyager'den eski bölüm arkadaşlarına yazı olsun:)

Ne zaman başladım ben bunca koşuşturmaya, kovalamacaya? Ne ara büyüdüm ki sorumluluklarım arttı, iş güç sahibi oldum, diplomamı henüz elime alamadım ama evet mezun bile oldum. Hatırlıyorum, dün gibi aklımda üniversiteye başladığım ilk haftalarda Genel Kimya derslerinde iki kolumu amfinin sıralarına yayıp üstüne yorgun sandığım kafamı koyup, dersi dinler görünüşlerimi... Dalga geçmeyi marifet sanışlarım, o da kimmiş, bu da neymiş, işte bak şu gördüğün küçük dağları ben yarattım bakışlarım hala hafızamda. Hayallerim öyle büyüktü, öyle sınırsız bir hayal gücüm vardı ki kazandığım okulum benim gurur kaynağımdı, o bitecek, çizim kursuna bu arada gidilecek, 4 koca senenin ardından yılmadan yorulmadan bir 4 sene daha başka bir üniversitede, çok çok istediğim bir bölümde okuyacaktım. Ne vardı ki? Hıh... kolaydı. Şimdi bambaşka hayaller peşinde koşar oldum, 5 sene öncekilerden ancak kalıntı var diyebiliyorum.

Silmedim anılarımdan 4 koca yılımda yaşadıklarımı hiç birini, tazeler hala. Nasıl lisede ortaokulu özlediysem, nasıl üniversite yıllarımda lisemi özlediysem, şimdi de lisans yıllarımı ve yaşadığım güzel günleri özlüyorum.Şimdi diyebiliyorum güzel günler diye:) Yağmur çamur içinde, fırtınalar tipiler koparken Avcılar yollarında mahsur kalmışken, 16:30 daki İdo'yu kaçırmışken, akşam 19:30 da Biyokimya Lab.ından çıkarken, sabah 6.40 ta İdo'ya binerken, saatlerce Lab. sözlülerine hatta işkencelerine çalışırken, sınavlar için gerekli gereksiz milyonlarca konuyu sıkıştırılmış hap gibi yutarken, ezberleyeceğim diye formüller, şifreler geliştirip kafayı yemişcesine kahkahalarla gülerken, başka dersim var quize giremeyeceğim dediğimde Analitikçiden 0 alırsın beni bağlamazı dinlerken, herkes 11 günde 6 sınava girip 2. hafta yan gelip yatarken ben 11 gün de okulun ıssız sessiz soğuk sevimsiz koridorlarında sürünürken, Öğrenci işlerinin öğrencinin işini yapmaktan aciz olduğunu öğrenip kendi işimin peşinde koşup kafa patlatırken, Ayşe'nin sınavlarına girmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayıp her sınav çıkışında yine kaldık be derken, Haşim'in deli Einstein tavırlarıyla yazdıklarından tek kelime anlamayıp oturup ağlarken, yüshhkek matematiğin deriiiiiiiin sularında boğulurken, normal insanlar soğukta 2 kat üstlerine bişey çekip yollara düşmüşken ben 5 kat kıyafetle donmaya devam ederken, eldiven ve montla sınava girip, soru sormayın huleyyynn diyen ve saatlerce dedikodu yapan asistanlardan bayılmış 0 konsantrasyon sınavlardan çıkamazken, kayıt esnasında, önünde, sonunda zilyon tane problem çıkartan okulumla cebelleşirken, kabuuuuuuuulllll hiç de güzel değildi. Çoğu gününden hiç hoşlanmadım, gitmesem olmasaydı bugün okul keşke dedim. 


Arkadaşlarımı, bir arada olduğumuz, eğlendiğimiz, saatlerce geyik yaptığımız, dedikodu kaynattığımız, olur olmaz planlar yaptığımız zamanları özledim. Özlemem okulu dedim ve özledim. Şimdi beraber olsak yine, çok eğlensek çok gülsek, İdo bizim okul servisimiz olsa, yüzlerce, binlerce foto çeksek, ben ilk Bilici ile tanışsam yine yeniden, sonra Gizem benim dershaneden arkadaşım dese o da ve Gizem'i tanısam gözlüklü şirin, bi baksam ön sıralarda sarışın bi kız oturuyo olsa bi yerden gözüm ısırsa ama emin olamasam ve koridorda birbirimize baksak yine konuşmasak, merdivende sorsak biz birbirimizi nerden tanıyoruz diye Özge'yle... Gülşah yine otobüste yanımıza otursa, İdo'da konuşsak, Hande'yle Analitik'te karşılaşsak kaç yıllık arkadaşmışız gibi bıcır bıcır konuşsak, bu böyle ilerlese, tazelense çevremdeki tüm İÜ'nün bana kazandırdığı arkadaşlıkları yeniden sakince, sindire sindire yaşasam, siz hep olsanız ya...Ben başlangıcını yaptım gerisini ufacık da olsa bir şeyler paylaştığım her kim varsa getirsin... Herkesten ayrı ayrı çok şey öğrendim, iyi ki varsınız:) 


Not: Şimdi teker teker isim yazmıyorum ama herkes kendini biliyor :) Çok isterseniz yine yazarım sevgili Kimyager arkadaşlarım :D

5 Mart 2010 Cuma

Nerden nereye, biraz mazi biraz ati işte


Bundan 6-7 sene once yayınlanan Hayat Bilgisi dizisinin tekrar bolumlerinden birini izlerken geçmişe yolculuğa çıkardı küçük bir sahne beni. Törpü Yeliz-Gökçe Bahadır(Yaprak dökümü), Var mısın Arif-Ümit Erdim (Selena-Zülfikar),Cavit- Çetin Güner (Annem-Eymen), Süzme Şenay-Kaan Yılmaz (Acemi Cadı-Toygar) , Barbi Gamze-İpek Erdem (Elveda Rumeli-Nevreste), Hazal-Aslı Enver(Kavak Yelleri-Mine), Ortega-Paşhan Yılmazel (Adanalı- Gürcan), Özge-Merve Sevi (Yalancı Yarim-Naz), Arda-Çağkan Çulha ( Acemi Cadı-Selim), Atacan-Sinan Çalışkanoğlu (Selena-Hades) gibi bir çok genç ismi televizyon dünyasına kazandıran bir dizi olmuş meğer. Öyle ki şimdi dönüp baktığımda bu isimleri ve daha bir çoğunu o senelerin en meşhur, en çok takip edilen, en sevilen dizisinde tanımışız. Bir de Koçum Benim i anmadan geçmek olmaz. Engin Altan Düzyatan başta olmak üzere Nehir Erdoğan, Yasemin Ergene, Ozan Güven, Yunus Günçe gibi isimleri de televizyon makinesine kazandıran bir yapımdır. Aynı yılların dizileri bunlar evet. Yönetmen, yapımcı, senaryo vs. çok dikkat etmezdim önceleri, artık onlara bakmadan geçilmiyor günümüzde. Farkettim ki Koçum Benim in yönetmeni Serdar Akar'mış. Geçmiş zaman-günümüz karşılaştırması yapmak için başlamadım bu yazıya tabi de gün geçtikçe yükselen bir grafikle ortaya çıkan televizyon dizilerinin takip edilebilme zorluğunun dikkat çekmiyor olması imkansızlaşıyor ... Neyse geri dönüyorum yazma amacıma, beni duygu yüklü bir bulut yapan sahne Hayat Bilgisinde Cavit'in yani Çetin Güner'in bir şaka dükkanına girmesiydi. Şaka malzemeleri satan dükkandan bir şeyler almak için içeri girdiğinde o raflardaki manzaraya çok da yabancı değildim. Ortaokul yıllarımız kaşıntı tozlarıyla uğraşmakla, kumaşa fake mürekkep damlatıp birilerini kızdırmakla, bunun gibi hınzırlıklarla geçti işte. Okulun yakınında vardı bi tane bizim de şakacı dükkanı, duymayanı kalmamıştır heralde. Kapıda bi Zeki amca vardı, onun da sattığı bir dolu ıvır zıvır şey işte, millet az üşüşmezdi başına hani. Başka yollara girdim aniden kapıldığım zaman tünelinde sonra. Ders boş olduğunda, bahçeye çıkmamıza da izin verilmişse çıkar çıkmaz birileri okulun duvarından tellerinin üstünden geçip maceraya atılmaya heveslenirdi. Bakkala gidilecek, acıkanlara sandviç yaptırılacaktı. Liste tutulur kim ne istiyor diye, hataya pay verilmezdi. Su savaşı yapmak, lastik atlamak gibi sportif faaliyetler de ilkokul yıllarında takılmıştı peşimize, en çok su savaşı geleneğini devam ettirmeye meraklıydık ortaokulda da. Okulun basketbol takımının maçlarını izlerdik herkesi toplayıp, oturmak için en güzel yeri kapmak önemliydi. Bir de kurs ekibimiz vardı zaten 2 dershane vardı en çok talep gören bizim okulda,hemen hemen yarı yarıya bölünmüştük öğrenciler olarak bu 2 sine giden. Kursa taa caddeden kadıköye kadar yürümüşlüğümüz vardır, önemli bi mevzuydu bu o zamanlar:) Gitmeden önce yineee okulun yakınındaki Mc D. ye uğranırdı kaç sefer gittim oraya saymadım, sonra kapandı o da. Bi Hababam Sınıfı oyununa hazırlanıp oynamayı düşünüp rol dağılımı bile yapmıştım. Başka bir şey daha farkettim, her hangi bir sebeple günlük tutmaya ortaokul yıllarında başlamışım. Çok uzun yıllar da bu bilincimi kaybetmeden ve hatta lise yıllarında çok ama çok sevdiğim bir edebiyat hocamın da olumlu fikirlerini dinledim yazmaya devam ettim. Geçmişe bağlı yaşamaktan çok, geçmişte kalanlardan ders çıkarmak için bile iyi bir yöntem olduğunu sonra anladım. İyi ki yazmışım, iyi ki yolum canım ortaokuluma Örnekal ıma düşmüş, doğru insanlar kazanmışım, güzel dostluklar edinmişim, kocaman anılar biriktirmiş, hepsini aileme katmışım. Değişmeyen tek şey var, o zaman da kendimi büyümüş, başlı başına bir birey olarak görürdüm, lisede bu düşünce kendini korur haldeydi ve üniversite bitmiş, lisansüstüne geçmişmişim hala aynı tas aynı hamam, ben hala çok büyüdüm diye bakıyorum kendime. Yok aslında özünde külliyan yalandır, böyle düşünenler tarafından biline:) Hayatım bu noktaya nasıl geldi bilemiyorum ancak:) herşey zıttıyla vardır, ne kadar büyürsen o kadar küçülürsün de aynı zamanda. Belki de ondandır "büyüdükçe" geçmişe fazlaca özlem duyma... Sen en güzeli şu şarkıyı tuttur kalbinin bir köşesine, mesele geçmişinin ara sıra senin kulağına fısıldamasında değil kardeş, mesele duyma şiddetini bağrış çağrış seviyesine ulaşıyor gibi hissettiğinde, kısa bir anma süresi geçirip aydınlık geleceğine emin adımlarla ilerlemeyi bilmektir. Dostlarını yamacına katıp ilerlemekten vazgeçmeden... ve unutmadan bir alıntıyla bitiriyorum yazımı.



" Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır.


Hayatınızı asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, aşık olmaktır, korumanın yolu ise ona kanat takmak...
Hayatı çok hızlı koşmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.


Dün tarih oldu yarın bir sır bugünün kıymetini bilin. "

25 Ocak 2010 Pazartesi

Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından...Tüketilmiş yaşanmamış, hediyelik hayatlar...


Düşündüm taşındım bulamadım derdime bir çare...O kadar çaresiz kalmışım ki Google a tıklarak ‘ Can sıkıntısına ne iyi gelir’ diye aratan 356000 bilmem kaç kişiden sadece biri olduğumu bu yolla fark ettim. Yalnız olmamak ne hoş şey diye geçirdim içimden, başladım yazmaya. Aslında şöyle buz gibi havaya atıp kendimi üzerimde incecik kısa kollu bir t-shirt ve günlük ev halimle üzerime de ne mont ne atkı ne şapka ne eldiven almadan koşasım, bağırasım, çığlık çığlığa saçmasapan şeyler haykırasım hatta ve hatta aklıma gelen nefesim sonuna gelene kadar tüm damar şarkıları şakıyasım var. Nasıl bir sıkıntı, nasıl bir darlanmadır an-la-ta-mam. Herşeye, herkese, tüm çevreme sinirlenesim, küsesim, susasım, parmağımı bile kıpırdatmayasım var. Bulamadım derdime bi türlü çare. İmdat diye bağırmak istiyorum belki ama bu çok klişe olur benim şanıma yakışmaz, daha creative bişeyler yapmak lazım benim aslında peeeeek meşhurdur böylesi afakan zamanlarda elime kağıdı kalemi alıp şiirler döktürmüşlüğüm, şarkılar yazmışlığım, bomba besteler patlatmışlığım, enteresan tekniklerle ses patlatmışlığım. Arada da canım Shakespeare imin ya sonelerine ya şahane oyunlarının repliklerine sararım. Ya sizi denize çekerse efendimiz... diye başlayan ve 2 ya da 3 nefes duraklamasıyla tamamlanan efsane bir repliği vardır W. S. nin yazdığı bir oyununda, zamanında ben MSM’ ye giderken nefes çalışması olarak yapmamızı istemişti Banu Hocamız. Evet evet tiyatroyla ilgili, müzikle ilgili, edebiyatla ilgili, medyayla, yaratıcılıkla, yeni bir şeyler öğrenmeyle ilgili hiç bir güç beni bu meşkalelerimden bıktırıp usandıramaz. Yeni zevklerim hoşuma giden şeyler arasında yeni kitapları incelemek gerekirse hatta gerekmese de satın almak müzelik yapmak bakıp bakıp onlara iç geçirmek, yemek cdleri, dvdleri, dergileri almak, internet sitelerinden değişik yemeklerle ilgili araştırmalar yapmak ama sadece aaa ben bunu da yaparım, bu da çok kolay, şunu şu gün bunu da bugün yaptım mı oluuur bu iş diyerek kendimi aldatmaktır. Bir de böyle akşam 21:00-22:00 gibi saatlerde dışarıdaysam gecenin rengine ve sokakların dükkanların mekanların ışıklarına hayran kalır, yorgun olmazsam yarın akşam kesin çıkıp araba keyfi yaparım diyerek bu planından 1000. Kez çok abartmadan vazgeçen bi insanım. Bir raspberryli latteye, bir brownie cheesecake e tav olan, garip saatlerde olmadık şeyler aşeren, hem çılgınlar gibi etrafını düzenlemeli toplanmalı diyerekten kendini hazır hisseden diğer taraftan da yok biraz miskinlik yapmalı sonra sonra sonraaa derleme toplama diye gariban zamanını çar çur eden yine ben. Şu an da derse konsantrasyonunu toplayamadığından çalışmaktan kaçan, çalışmanın da istikrarlıca kovaladığı yine ben. Yok efendim masaüstü temizliği, duvarkağıdı değişikliği, dur ben bi çay yapayım, yok çikolatasız asla, telefonumdaki mesajlarımı temizlesem, bilmem neyi arayıp bulacaktım ona bi baksam mı, aaa o filme kimle gitmiştim onu hatırlayacaktım dur bi düşüneyim modları... Yine böyle çaresiz bi zamanımda oturup 1 gecede Can Dündar’ın Nazım’ını okuyup bitirip bi de uyumadan şiir yazmışlığım vardır hatırlarım. Güzel de yazmıştım vesselam. Öyle ki o gecenin ardından bi kaç gün güzel yazılar çıktı kalemimden ya da belleğimden. Bir sefer de kitabevlerinde bakıp bakıpta her seferinde şu kadar kitap bitireyip gelip bunu alacağım dediğim ancak sözümü tutamadan erken davranıp satın alıp kitaplığıma yerleştirdiğim Sinestezya kitabıyla kesişirken yakaladım kendimi final haftasında! O kadar sabretmişim dayanmaya çalışmışım ki okuma sırası var onun diye ama yok... Bi bakmışım 2 bölüm bitivermiş. Ah şu benim gençliğim demek istiyorum, küçük şeyler de mutlu eder beni hani bi kaç ısırık çilekli Hoşbeş ve bi bardak çilekli yeşil çay ya da bi sesini duymak için aradım diyen sesini duyunca içini ısıtan bir eş, dost hal hatır sorması, en sevdiğim şarkının tv’de zaplarken pat diye karşıma çıkması gibi. Ne demiş ABD’li JM la la lala la life is wonderfulJ Şu 2 küçük baş belama peşimi bıraktırayım, derhal nefes alma tekniklerini öğrenmeye başlıyorum. 1,2 nefes al, nefes ver, deriiiiin,1,2,....’O’H BE OLA’CAK

19 Haziran 2008 Perşembe

deneme

Düşüncelere kapanık geçen hayatımın zincirinde kilitli kaldım son zamanlarda. Çok farkında olmasam da yaşadıklarımın, hatta her anını iyi değerlendiremiyor olsam da adımlarımın kabul biraz zamandan çaldım ve yordum zamanı yine, vazgeçemem çünkü bu da alışkanlığım. Durdurmak istedim, denemelerim de başarısız oldu haliyle… Zaman durmak bilmeyen bir nehir, akar her türlü zıtlığın da inadına. İşte o anlarda ben kendimi durdurdum ve sadece iç sesime kulak verebildim.
İnsan ne çok şey anlatmak ister aslında da anlatamaz bir türlü,y a dili dönmez yada dili dönse de her şeyi konuştuktan sonra fark eder ki söylenenler bomboştur, laf olmuştur. Benim anlatacaklarım da aynen bu tuzağa düşecekler, ama eğer bilinmesi gereken şeyler varsa yani başkaları tarafından kişi bunu zamandan daha fazla çalmadan aktarmalıdır, birazdan yapacağım şey de tam olarak bu.
Sadece yorgunluğun ve karmaşanın sesini duyabilen kulaklarım halsizken, günün dağınıklığını düzenlemeye çalışan sistemini oturtma çabasında olan savaşçı beynim dalgındır ve kuru bir yaprağın avuç içlerimde çıtırdadığını hissettiğim ve duyurabildiğim zayıf bedenim boşlukta kendine yer edinmeye çalışıyordu. Dış dünyaya o kadar kapalıydım ki ufak birkaç kımıldanmadan ve mırıldanmadan sonra kendimle baş başaydım. Nasıl olduysa bir an babamın çalan telefonunun sesine dikkat edebildim. Aslında başında çokta önem taşımayan basit bir aile içi telefon konuşmasıyken babamın yönelttiği bir soruyla benim o karman çorman olmuş iyiyle kötüyü doğruyla yanlışı anlamlıyla anlamsızı ayırt etmekte zorluk çeken beynimi bir kuru telaş almıştı. Bir patırtı patlatıverdim kendimce. Başladı tabi senaryolar,gelmeler gitmeler kurgular aksilikler endişeler hepsi her türlü olumlu mu olumsuz mu olduğuna karar bile veremediğim düşüncem birbirinin kuyruğunda küçük çocuklar gibi kovalamaca oynuyorlardı. Evet aynen küçücük çocuklar gibi. Farkında olabilmek için büyük çabalar sarf ettim konuşmaların ve asıl neden bahsedildiğini kendimce doğru bir tespitte bulunup kavrayabilmek için de büyük bir yarışa sokmuştum kendimi. O an çok düşünmedim niye böyle yorum üstüne yorum katabildiğimi tam olarak neyin üzerine yapıldığını bilmedim bir telefon konuşması için ancak buna sabırsızlık mı denir merak mı denir önsezi mi denir her nasıl adlandırılabilen bir şeyse, eminim ki çok gereksiz. Sonunda babam telefonu kapattı ve ben gerçeği öğrenip kafamda kurduklarımın yuzde 20 sini zar zor tutturabildiğimi anladım. Olan yine bana oldu ve ben zaten yeterince kapasitesi doldurulmuş kafamda hala dalgalanmalar yaşamaya devam etme direncini gösteriyordum. Ne aptallıkdeğil mi?İşte bazen çokta kulak kabartmamak gerekiyor her şeye. Zaman bilir nerede harekete geçeceğini.Kimin hangi anda nasıl hareket edeceğini. Biz sadece yönleniriz.
Bir diğer olay ise çok daha karmaşığı.. Yani insan olduğumuzdan heralde her şeyi komplike hale sokan bizleriz, bence. Arkadaşlar arasında bir şeyler olur. 3 maymun ve bir figürandan ibaret oyunumuza hoş geldiniz. Evet bayanlar baylar bu akşam her şey harikulade tam gözlere ziyafet akıllara zarar bir o kadar da evlere şenlik bir komedi-dram karşınızda.






Ve perde…




Olaylar örgüsü alır başını gider elbet, gider de geriye kalan 3 maymun görev sıralamasını yani rollerini şaşırmış şaşkoloz bir halde bakışmalarla,konuşmalarla anlaşmayla anlaşamama gelgitleri arasında uğraş verirler günün birinde bir küçük masa başında.Bir maymun bilmiyordur hiçbir şeyi, öylesi kopuktur hikayeden sadece yeni dünyaya gelmiş bir bebek gibi algılamaya çabalar etrafındakileri, uyum sağlama endişesindedir konuya ve bir zehir gibi akıllı kıvrak zekalı yetişkin edasıyla da bir yandan dingin ve olgun bakışlar atarken, anlık sorularla kuşatır geriye kalan 2 maymun ve 1 figuranı. Duymadım maymunu ürkek telaş ve bocalama içerisindedir. Rolünün ağırlığı ona kısa süreli olmasına rağmen bile yorgunluk vermiştir. Aklı karışık, içi sıkıntılı, Görmedim maymunuyla kaçamak bakışlarda dolanmaktadır. Görmedim maymunu sessiz sedasız oturur köşesinde Figüranın ani çıkışını beklemektedir. Görmedim maymunu kırılmıştır. Figüran Görmedim maymununu bir eğlencelik muhabbete yem etmiştir. İşte bu maymun bir yandan Bilmiyorum maymununu dünyadan bir haber halinde muhafaza etmeye çalışırken bir yandan da Figürana karşı olan kızgınlığı, anlam verememesi lavlar püskürten bir yanardağ gibi içini kabartmış ve aklını da bu karışıklık dolayısıyla cevapsız soruların kuş uçmaz kervan geçmez tarlasına çevirmiştir. Ah be Figüran…
Figüran geldiğinde özüyle sözü bir özelliğini her zamanki gibi engelleyememiş ve bir noktadan belli belirsiz Bilmiyorum maymununu harekete geçirecek şekilde esas konuya dair antresini yapmıştır. Açıldığı gibi biraz çalılıklı biraz allı güllü bir örtüyle kapatılan devlet sırrı kısa bir süre sonra yeniden açılacak ve önüne geçilemez bir hal alacaktır. Beklenen an gelip çattığında Duymamadım maymunu ve Figüran orada olmaksızın beyaz kağıdın tam ortasına atılan bir çizik gibi Bilmiyorum maymunu Görmedim maymununa nokta atışını ani bir merakla yapmıştır. İç savaşına, bu meraklı maymunu çok iyi bildiğinden ve ne hissedebilecğini anladığından yenik düşer Görmedim maymunu.. Görmedim maymununun her kelimesi o bembeyaz kağıda bir çizgi bir çizgi daha atar. Çizgiler kalınlaşır. Çizgilerin atılışı hız kazanır. Bilmiyorum maymunu o sırada sadece beyaz kağıdı elinde avuç içinde açık bir şekilde tutmaktadır. Kağıdı alır bir diğer eline Görmedim maymununun ona uzattığı ucu her kelime darbesiyle daha da körelen kalınlaşan kalemi alarak çizer, karalar, konuşur, anlatır, dinler, siler, bozar, yine çizer ve yine çizer, kağıt delinir. Ağlar Bilmiyorum maymunu tam oracıkta. Kağıdı buruşturur elinde atmak uzağa hiç geri gelmemecesine yollamak ister. Başaramaz kağıdı açar evirir çevirir bir kenarından yırtar kıvırır sallar buruşturmak ister biraz daha ama yardıma ihtiyacı vardır. Kelimeleri, inançları, anlayışı sorgulayışı tükenmiştir. Görmedim maymunu üzgün ama hala yardımcı olmak ister. Bilmiyorum maymunu ona ancak teşekkür edebilmiştir. Olaylar örgüsü devam eder. Figüran ve Görmedim maymunu bir tartışma geçirirler. Görmedim maymunu bir özür beklemektedir. Bilmiyorum maymunu Figüranla bir konuşma geçirir, Figüran üzgündür, özür diler. Olaylar örgüsü sona yaklaşmalıdır. Ertesi gününde olaylar 3 maymunca değerlendirilecektir. Görmedim maymunu ile Bilmiyorum maymunu hararetli cepheler içinde yeterince yara almışken daha da fazlasını almamak için dertleşmektedirler. Duymadım maymunu olay örgüsünün başladığı bir küçük masanın konumunun (bulunduğu köşenin) tam zıttı köşesindeki bir diğer küçük masacıkta bu 2 maymunu gürültü içinde dinlemeye çalışmaktadır. Bir tek onların söylediklerini duyar, hak verir, anlar ancak susar.Bilmiyorum maymunun beyaz kağıdını bulmuştur o masacığa gelmeden öncesinde. Alır buruşturur, iyice sıkıca buruşturduğundan emin olurcasına… Atar. Hiç bilmemek isterdi. Neden?
Geldik mi son derdimize=) Buyrun bir de durdan yakın. Elini uzat bana canım arkadaşım, çok yakınım ya da çok uzağım. Önemli değil her anımı seninle paylaşmış ya da paylaşmamış olmam. Çok sorun değil aynı dilden konuşuyor olmamız ya da olmamamız. Belki aynı filmeli izlemedik, aynı şarkılar hitap etmiyor ikimize de ama aynı çatı altında ilerleme çabasındayız ikimizde. Biraz rakibiz belki de ama tatlı yarışlar hep başarıya götürür bizi ve şundan öyle eminiz ki varlığımız kuvvetlendirir attığımız adımları. Benim inancımı sana seninki diye kabul ettiremem ancak yol gösterebilirim tökezlediğinde. Hiç bir şey istemem senden de halimi hatrımı sorman içime işler, yüzümü güldürür. En kötü anımda bile gülüyorsa içi gözlerimin senin de payın vardır ışığı sana yansıtamasam da üzerinden bir kısa zaman geçtikten sonra fark ederim içime serpilmiş olan suyu sayende. Çok umutsuz kalmamayı öğretiyorum artık kendime her ne olursa olsun ya da her ne olacaksa da iyiye, doğruya, güzele, mutlulukla büyüyecek her şeye sıkı sıkıya bağlı bir inancı felsefem yapıyorum son günlerde. Bu bana iyi geliyor. Böyle düşünmeyi seviyorum. Bunu başarmak için yola çıktığım için huzurluyum. Sana ise sadece teşekkür etmek istedim, beklentisiz uzattığın elin, umut verici bakışın ve tatlı sözün için. Teşekkürler.